Katar Krizi ve Bölge Dışı Aktörler

Rutinleşen Krizler

Katar Krizi şüphesiz bölgede çıkan ilk kriz değildir. Körfez bölgesinde, her bölgede olduğu gibi belirli periyotlarla ortaya çıkan fikir ve çıkar ayrılıkları siyasi krizlerin meydana gelmesini sağlamaktadır. Mevcut krizi de, Katar merkezli ve Haziranda başlayan ambargodan ibaret saymak hata olacaktır. 90’lı yılların başında beri terör konusunda anlaşmazlıklar ve doğal kaynakların kullanımıyla ilgili krizler yaşanmıştır. Onlarca irili ufaklı sürtüşme yaşanmış, bir şekilde bugünlere taşınmıştır. Bölgede mevcut doğal kaynakların varlığı birçok Batılı ve Asya kökenli enerji şirketinin gözlerinin bu bölgede olmasını sağlamış, milyarlarca dolarlık yatırımlar sürdürülmüştür. Doğal kaynakların yağmalanması, bakanların yolsuzlaşıp yabancı enerji şirketleriyle kendi çıkarları adına antlaşmalar yapması ve halkın can güvenliğini etkileyecek boru hatları yıllarca dünyanın çeşitli yerlerinde boy gösterdiği için bir çeşit neden sonuç algısı toplum üzerinde etkili olmuştur. Genelde bu tip durumlarda bir enerji meselesi ve sadece açgözlü bir şirketin aktör olarak oynadığı bir senaryo oluşturulmaktadır ancak tek bir aktör üzerine odaklanmak, dar bir bakış açısına sebebiyet verecektir.

Katar, mevcut LNG (Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) tesisleri ile günümüzde önemli ve başarılı bir gaz ihracatçısı konumunda yer almaktadır. Geçmişte pek çok kez çeşitli boru hattı projesi girişiminde bulunulmuş, ancak çeşitli sorunlardan dolayı hayata geçirmemişlerdir. LNG taşımacılığı Katar’a  farklı piyasalara girebilme ve ekonomik işbirliği yapma esnekliği sağlamaktadır. AB bu pazarlardan bir tanesidir ve boru hattı projeleri açısından kaynak sahibi ülkeler için altın madenidir. Siyasi krizler sebebiyle alıcı ülkelerin bu projelere yatırım yapmaları zorlaşması sebebiyle zarar görmektedirler.

Ancak bu durum, bölgede yaşanan bütün siyasi sarsıntıların tek nedeninin doğal kaynaklar olduğu anlamına gelmemektedir.

Katar, coğrafı olarak kendisine yakın olan birçok ülke ile ilişkilerini kesmiş ve siyasi bir abluka altına alınmış bir zemine, vaziyete getirildi. Doha, Türkiye ve İran gibi yine kendisine çok uzak olmayan ülkeler ile ilişkileri sıkı tutup, Kuzeyden nefes almaya çalışıp bir çıkış arayışına girmiştir. ABD, İngiltere ve Rusya gibi uzak ve etkili oyuncular ironik olarak bu haritada gözükmemektedir bile. Ayrıca bu krizle birlikte, Mısır ve Suudi Arabistan ABD’nin gelecekteki sıkı müttefikleri olacağını gösteren bir tabloyla karşı karşıya kaldık.

 

Krizin sürmesi ve ortaya çıkış serüvenini oluşturan birden fazla etmen vardır. İlk olarak belirtilebilecek etmenler, başarısız politikalar ve politikacılar, yarını düşünülmeden atılmış adımlar, yolsuzluk ve enerji şirketlerinin girişimleri ile bölge siyasetinin agresifleşmesi şeklinde sıralanabilir. Yıllar içinde biriken birçok gerginliğin sonuçları bazen sert olabilmektedir. Örneğin bu krizde görülen sert diplomasi adımı, askeri değil siyasi davranıştır. Buna karşın atılan siyasi adımlar neredeyse askeri sertlikte bir görünüşe sahiptir. 5 Haziran itibarıyla Suudi Arabistan başta olmak üzere Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ile bütün ilişkilerini kestiğini açıkladı. Katarlı diplomatların 48 saat içinde ülkelerini terk etmesini istediler. Bu kesiş çok sert olduğu kadar çok kararlı ve net bir şekilde kamuoyunun karşısına konuldu. Katar’dan Suudi Arabistan, Mısır ve Bahreyn’e yapılan uçuşlar, krizin çıkışından sonra salı günü itibariyle durduruldu, hava sahaları ve deniz yolları kapatıldı. Burada defterin köşesine altı çizilerek yazılması gereken ilk notlardan biri bu tutum olmalıdır. Burada manidar olan tek şey bu reaksiyonlar değil, bu reaksiyonların hızı ve organizasyonudur. Ancak sıcak bir çatışma durumunda kullanılacak olan bu siyasi makaslar ve ötekileştirici adımlar, ciddi bir hızla gerçekleşmiştir.

Bu durumu oluşturan etmenlerin, Katar tarafından geldiği gözüken İran yanlısı açıklamalar, terör gruplarına finansman sağlamak ve bölgede istikrarı bozan politikalar yürütmek olduğu, Suudiler ve bu krizdeki müttefikleri tarafından ileri sürüldü. Bugüne kadar gelen süreçte, Katar’ı “terörizme destek vermekle” suçlayan birçok ülkenin Doha’yla ilişkisi kötüleşmeye başlamıştı. Bu nedenle bu kriz birikmiş ve bir sürecin parçası olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla Katar’ın bölgedeki yaramaz çocuk olduğu konusunda genel bir kanının, son 20 yılda bir şekilde yerleşmiş olduğunu görüyoruz.

Dolayısıyla tarafları ve kimin haklı olduğundan ziyade, böyle bir ülkenin kötülüğünü isteyenlerin, bu açığı ve yakıştırmayı kullanıp, bu mazeret üzerinden Katar’a baskı yapabileceklerini ve kamuoyunu da bu sayede daha rahat ikna edebileceklerini söyleyebiliriz. Aynı şekilde, iddialar doğru ise bu yine baskı aracı olarak kullanılacaktır. Katar tarafına bakıldığında, Doha’dan gelen açıklamalar aleyhlerine olan iddiaları reddetmektedir.

Krizin etkilerinden ve diğer ülkelerin tutumlarını incelemeden önce krizin başlangıcına dönmek gerekiyor. 27 Mayıs’ta Katar bir bakanlık yazısını kamuoyuna sundu. Bu yazıda devlet destekli yani devlet kanalı olan QNA hakkında bir yazı paylaşılmış. Yazı QNA serverlarına yapılan bir siber saldırıdan ve sahte yerleştirmelerden bahsetmekte. Yazıya göre böyle bir saldırı tespit edilmiş ve yayınlanan “kritik haberler” ile doğrudan alakalı olduğu düşünülüyor.

“Katar Haber Ajansı, yani devlet destekli bir haber ajansı bilinmeyen bir güç tarafından hacklendi. Tamim Bin Hamad Es-Sani’nin adına sahte bir açıklama yayınlandı. (24 May 2017 12:13) “
 İran ile birlikte bölgenin en büyük doğal gaz kaynaklarına sahip olan, yaklaşık 15 milyar dolara yakın kanıtlanmış petrol rezervi bulunan Katar, bu yönden İran ile ortak bir güce sahiptir. Kendisine siyasi baskı yapan grubun aksine, İran ile müttefik olduklarını söylemek imkansız olsa bile, iki taraf kendi aralarında kesin bir çatışma arayışına girmemektedir. Bu durumda “İran yanlısı açıklamalar” bu kriz için kullanışlı ve uyumlu bir hile olması anlaşılır bir seçenek olarak görülebilir.

Siyasi Saldırı Zemini Yaratan Siber Saldırı

Böyle bir durumda bu saldırı basit bir siber saldırıdan ziyade politik bir saldırı olarak tanımlanmaktadır. Çünkü bu saldırının var olan ateşe benzin dökmekten başka bir sonuç  yaratmayacağı çok rahat öngörülebilirdi. Nitekim bu sonuçlar, Bahreyn’de Katar’ı destekleyici sözlü veya yazılı bir cümle ile 5 yıla kadar hapis cezası almanın önü açılması, BAE’nin Katar’lı aileleri ve kendi vatandaşlarını zorla yaşadıkları yerden ayıracak derecesinde, Suudi Arabistan gibi bölgede diplomasiyi üretmesi ve daha ağırbaşlı olması gerektiği düşünülen bir ülkenin acele bir şekilde köprü yakmaya çalışmasına kadar bir domino taşı etkisi yaratan sonuçlar oldu.

Bir siber saldırı ve sonrasında gelişen olaylar silsilesi, dezenformasyonun sosyal medya ve merkeziyetçi medya anlayışıyla ne kadar tehlikeli olabileceğini net olarak göstermiştir. QNA’e yapılan saldırıların ardından Qatar Radio(Katar Radyosu) dahil birden fazla hedef saldırı altına alınmış, ancak durum kontrol altına alınmıştır. Haber radyoları, sahte haberleri yaymak için oldukça kullanışlı olabileceğinden bu radyonun hedef alınması şaşırtıcı değildir.

Katar siber saldırıyı soruşturmak için birden fazla ülke ile ortak soruşturma yürütmüş, yardım almıştır. Katar hükümeti, QNA saldırısını teknik olarak incelemek için soruşturma açtı ve yardım etmesi için FBI ve NCA’ye Doha’ya soruşturma için ekip gönderme talebinde bulundu. Katar Dış işleri bakanlığı, FBI ve NCA ile birlikte çalıştıklarını doğruladı ve teşekkürlerini iletti. Ortak yürütülen soruşturma neticesinde QNA ağında güvenlik ihlali 19 Nisanda başlamış ve ilk sızma gerçekleşmiş olduğu tespit edildi. Daha sonra zararlı yazılım ağ yerleştirilmiş, kontrol edilebilir hale getirmek için ikinci bir müdahale gerçekleşmiş.

FBI ekibinin, soruşturma ekibinin Rus aktörlerin saldırıyı planladığını ve operasyonu gerçekleştirdiğine dair izler olduğu sonucuna varmasına rağmen, bunun Rus devleti kontrolü altında gerçekleştiği kararına varmak politik bir sonuç olacaktır. Ancak benzer saldırılarda “non-state” diye tanımlanan Rus ve Asyalı siber suç grupları, başka devletlerin teşvikleriyle uluslararası çalıştığı da geçmişten bilinmektedir. Saldırının bütün aşamalarında Rus aktörlerin olduğu anlamına gelmediği gibi iş bölümünü yapılmış bir ekipte olabileceğini düşünmek gerekir.

 Teknik incelemelerin ardından saldırıda birden fazla aktörün yer aldığı görüldü. Dolayısıyla birden fazla IP adresinin tespit edildiği, Katarlı ekibin raporlarında yer aldı. Aynı zamanda bu IP adreslerinin birbiri ile bağları olduğunu ve iletişim halinde oldukları anlaşıldı. İşte başında Muhammed el Muhendi’nin bulunduğu Katarlı soruşturma ekibi bunların çıkış kaynaklarından birinin BAE olduğunu işaret etmekte, Katar karşıtı koalisyon devletlerinden bu müdahalelerin yapıldığını düşünüyor. Ancak farklı kurumlara yapılan diğer saldırılarda, Türkiye ve Mısır dahil birçok ülkeden gelen tehditler olduğu da görülmüştür.

Doha ise kendi soruşturma ekibinden çıkan soruşturmanın BAE’yi işaret ettiğini belirtmiştir.

Bununla birlikte,QNA siber saldırısında İran’ı öven sahte haberlerin yayılmasında sosyal medya (özellikle Twitter’da tespit edilen hesaplar) içerisinde sistemli bir şekilde yayıldığı ve bunun belirli hesaplar tarafından koordine edildiği tespit edildi. QNA hacklenmeden önce, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ile bağlantılı bir Twitter robotu grubu, Katar aleyhine çıkan haberleri hızla kendi istedikleri istikamete yönlendirmek için konuşlandırıldığı anlaşılıyor. Yüzlerce bot hesap, hızlı ve etkin bir şekilde bu işlemi gerçekleştirdi ve  Katar aleyhine açılan hashtaglerin yayılmasına yardımcı oldular. Twitter hesaplarının kullanıcıları incelendiğinde, bu hesaplarda birden fazla benzerliğe sahip hesaplar tespit edilmiştir. Örneğin “Al Jazeera Katar’a saygısızlık yapıyor”diye bir hastag açılmış. Bu konu üzerine 33,300 tweet atılmış. Buraya kadar her şey normal, insanlar her gün tweet atıyor denebilir. Ancak bu tweetleri atan hesapların oluşturulma tarihlerine bakıldığında, yoğunluklu olarak Nisan ve Mayıs 2017 tarihleri arasında açıldığını görüyoruz. Söz konusu bu 33,300 tweet 21897 ayrı hesaptan atılmış ve bu hesapların yaklaşık olarak 4500 tane sahte ve trol hesapları içeriyor.

Demek oluyor ki, birileri siber saldırıdan önce birbiri ile benzer hesaplar açıp, siber saldırının gerçekleşmesini ve Katar karşıtı bir medya hareketinin rüzgarına girmeyi beklemiş. Şüpheli hesapların Katar, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde açıldıkları tespit edilmiş. Örneğin 590 adet Suudi Arabistan’da lokasyonlu hesap tespit edilmiştir. Ancak 10 yıllık süreçte baz alındığında bu siyasi çatışmada yer alan hesapların oluşturuluş tarihlerinden çıkan sonuçlar daha ilginç.

“Söz konusu şüpheli hesapların yaratılış tarihleri”
Krizin ortaya çıkmasına yakın belirgin derecede bir artış sergilemiş.

Botların ardışık günler içinde çoğunlukla gruplar halinde oluşturulduğu ve yine gruplar halinde hareket ettiklerini biliyoruz. Aynı cümleleri paylaşan bu hesaplar, cümlelerde var olan bir yazım hatasını da paylaşıyorlar. Benzer yazım hataları, benzer tarihlerde yaratılmış hesaplar, benzer RT’ler ve benzer takip sayıları bu konunun ciddiyetini ortaya koyuyor.

 

Benzer RT’lere ve hesap yapısına sahip iki hesap örneği

 

Koordineli bir şekilde paylaşım yapmış olan bu hesaplar, Suudi Arabistan övmek ve Katar’ı eleştirmek üzerine paylaşımlar yapmışlar. Benzer yönleri ise büyük bir bölümünün gerçek hesap olmaması ve kendi isimlerini kullanmamaları.

Körfez ülkelerinde zaten mevcut olan merkezileşmiş medya düzeni, birde sosyal medyanın propaganda ve yanlış bilgiyi yayma aracı olarak kullanılmasıyla çok daha kötü bir hal almıştır. Bölge ülkelerinin vatandaşları, alacakları bilgilerin sınırlılığını belkide görmeyecekler, duygusal kararları üzerine eklenmiş bu tür propagandalarında rüzgarına kapılacaklardır. Her 100 hesaptan 20 tanesinin art niyetli aktörler olması, toplumun duygusal ve acele karar vermesinden dolayı bu aktörlerin yarattıkları kar topunun çığ olmasına sebebiyet vermektedir. Bu durum Katar ve destekçileri içinde geçerli olabilecek bir durumdur.

Bölgesel Hareketlilik

Dikkatlerden kaçmaması gereken bir diğer durum ise, bu saldırının kurbanının sadece Katar olmaması. QNA siber saldırısı sırasında, yine yakın tarihlerde Orta Doğu’da başka devletlere de saldırı yapıldığı görüldü. Avrupa’dan ve Asya’dan gelen rutin saldırılar haricinde, tamamen politik sonuç alma amacıyla yapılan (hacktivist gruplar tarafından yapılan saldırılar) bölgesel sorunların yansıması olan saldırılarda gerçekleşmişti. Bunların başında Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn geliyor. Katar karşıtı grup içinde yer alan bu iki ülke, Katar gibi benzer siber saldırılara uğradı. Benzerliği teknik açıdan değil, yapılan eylem olarak göze çarpmaktadır. Bahreyn Dışişleri bakanının Twitter hesabı ele geçirilmiş ve onun adına paylaşımlar yapılmıştır.

Reuters’ın konu ile ilgili manşeti
Bakan yerine yapılan paylaşımlar tabii ki de kabul edilemez ve onlar için küçük düşürücü bulunmaktadır. Dolayısıyla saldırının farkına varıp acil olarak bir duyuru yapıp sözkonusu paylaşımların bakan ile bir bağlantısı olmadığını söyleyip yalanladılar.

Bahreyn’li bakan adına yapılan sahte açıklamalar paylaşılan videolar Şii propogandası yapmaktaydı ve hükümet aleyhine sert paylaşımlarda bulunuldu.

 

Bakanın hesabı ele geçirildikten sonra hesabında bulunan bazı şeyler değiştirildi, görüldüğü gibi hesabının üstünde bulunan görünen logo, saldırıyı üstlenen Saraya al-Mukhtar adında Şii bir gruba ait ve bu grup mevcut hükümet ile mücadele halinde ve sürekli onları rahatsız etmektedir. Ayrıca grubun ilk ve son saldırıları da bu değil.

Bütün bunların sonucunda bu nokta atışı saldırılardan Bahreyn dahil birçok Körfez ülkesi yara aldı. Bahreyn hükümeti, karşısına aldığı Katar gibi bu siber saldırı akınından etkilendi anca diplomatik kriz yaratacak herhangi bir durum meydana gelmedi. Ancak bunlar kriz yaratmayı amaçlamayan saldırılar olmuştur. Bahreyn’e olan sahte paylaşım olayı bilindiği gibi aynı şekilde Katar’a olmuş ancak Katar haberleri yalanma ve kendini savunma durumuna geçemeden acil bir şekilde söz konusu ülkelerin linç girişimine maruz kalmıştır. Katar otoritelerinin en çok yakındıkları şeyin, kendilerine düşmanca ve aceleci davranılmış olmasıdır. Gerçekten de görülebilir bir düzeyde agresif adımlar atılmış, Katar devlet televizyonundaki şüpheli saldırı sonrası yayımlanan açıklamalar bahane edilerek diplomatik kuşatmaya alınmıştır. Katar karşıtı grubun ise kendini geçmiş ile savunmakta olduğunu görüyoruz. Katar’ın bölgedeki terör ve şiddet yanlısı gruplara finansal destek sağladığını, yataklık yaptığını ve koruduğunu belirtiyorlar. Burada ilginç olan ise bu grubun başına çeken Suudilerin, El Kaide ve benzeri selefi grupları (Özellikle Avrupa ve Güney Asya) finansal olarak desteklediğine dair bulguların bulunmasıdır. Özellikle 2002 ve sonraki 10 yıldaki süreçte, Suudi Arabistan Batı gözünden bugünkü kadar açık ve sert olmasa bile Katar konumunda idi. ABD ve Avrupa’dan birçok devletin istihrabat teşkilatları,gazeteleri, federal mahkemeleri Suudilerin finansal hareketlerini incelediler ve terör grupları ile bağlantılı birçok hesap ve isim tespit edildi. Suudi topraklarından çıkan milyonlarca USD, Avrupa ve Güney Asya’da bulunan paravan şirketler aracılığı ile bugünde faaliyet gösteren önemli terör veya destekçilerinin mensup olduğu grupların elinde olduğu bilinmektedir.

Dolayısıyla Katarı bölgenin yaramaz çocuğuna benzetirken, bu durumu görmezden gelmemek gerekir. Küresel kamuoyunda Katardan daha kötü bir imaja sahip bir Suudi Arabistan’ın (özellikle 11 Eylül Saldırılarından sonra) varlığını düşünürsek, Suudilerin yaramazlığının küresel boyutta ve popülerliğinin daha yüksek düzeyde olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.

BAE ve Suudi Arabistan İkilisi

Katar karşıtı koalisyonda yer alan Birleşik Arap Emirlikleri, çeşitli nedenlerden dolayı diğerlerinden ayrı değerlendirmeye tabi tutulması gereken bir unsurdur. Bölgesinde yer alan diğer devletler gibi, mevcut yöneticilerinin Batılı devletlerle para ilişkileri karmaşık ve belirleyicidir. 2004 yılında ölüp yönetimi oğluna bırakan bir önceki emir Sultan el-Nahyan’ın özellikle İngiltere hükümeti ile yakın ilişkileri olmuş, maddi açıdan şahsi gelir kaynakları elde etmiş, varlıklarını korumak için kendisine yardım sağlanmıştır.

BAE ile Suudi Arabistan, grubun başına çeken iki sıkı müttefik olarak gözüküyor. En sert ve yön verici eylemler, kararlar ve operasyonlar bu iki ülke eliyle gerçekleştiriliyor. Zaten yakın zamanda yaptıkları karşılıklı antlaşma ile diğerlerinden ayrıldıklarına dair siyasi bir poz verdiler. Antlaşmaya göre “iki ülkenin çıkarları doğrultusunda askeri, siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel alanlar başta olmak üzere iş birliği ve koordinasyon sağlama görevini yürütecek.” gibi bir açıklama yapıldı.

BAE, özellikle yürüttüğü sessiz ve ince siyasetiyle kendi grubundakilerden farklı.

Kriz döneminde, BAE’nin ABD’deki çeşitli faaliyetlerinin ifşa olmasına neden olan bir eylem gerçekleşti. BAE’nin ABD elçisi Yusuf el-Uteybe’nin siyasi yazışmaları için kullandığı hesaplar ele geçirildi. Mail adresine saldırı yapan grup, GlobalLeaks olarak bilinen, Uluslararası bir hacktivist grup. Kamuoyuna dağıttıkları mail yazışmaları (basın kuruluşlarına sızıntıları gönderirken kullandıkları mail adresi mail.ru uzantılı ve Doğu Avrupa-Asya bölgelerinde oluşturulmuş) önemli bilgiler içermektedir.

Böyle bir zeminde ve kriz ortamında BAE’li bir diplomatın görev yerindeki kontaklar, yazışmaları ve ilişkileri merak uyandıracaktır. Ortaya çıkan yazışmalar çok şaşırtıcı olmasa da, bilinen bazı ilişkileri daha da somutlaştırmaya yaramıştır denebilir. Bunlardan biri FDD diye bilenen ABD merkezli düşünce kuruluşu ile yakın temas sağladığı görülmekte. FDD kendi tarafsız ve kar amacı gütmeyen bağımsız bir  kuruluş olarak tanımasına rağmen  bu tarz bir ilişkinin içinde yer alması kendileri için bir prestij kaybı demektir. Bu tür kuruluşlar, devletlerin siyasi mevzileri olmak için değil, bu mevzileri uzaktan takip edip fikir üretimi yapma amacıyla kurulmuşlardır. Ancak görülüyor ki, İsrail ile yakınlığı bilinen bu kuruluşla başta Katar olmak üzere diğer bölge ülkeleri üzerinde siyasi ve medya gücüyle baskı yapmak amacıyla lobi faaliyeti yürütmüş, iddia ettikleri kuruluş amacından sapmışlardır.. BAE’nin tıpkı diğer ülkeler gibi yazışmaların geçtiği dönemde bu lobi faaliyetine girişmesi ve canlanışının, ABD’deki başkan değişimini denk gelmesi tesadüf değildir.

Zira yeni bir başkanla birlikte girilen yeni ve agresif bir rüzgarı kendi isteği doğrultusunda bir parçada olsa yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu yönlendirme için ne kadar nüfuz etmek gerektiğini tahmin etmek güçtür. Zira ABD Dış politikası tek merkezden yürütülmemektedir. Yeni bir yönetimin, yeni bir kabine ve bürokratik isimlerin değişmesiyle, göreve geldikleri için yeniden dizayn edilen politikalar, tekrar kontrol edilen “dostluklar” ve “düşmanlıklar”, döneminden geçilmektedir. Bu uçakta yer almak için mücadele edenlerde olacaktır, uçağı düşürmek isteyende. Ancak BAE gibi birçok ülkenin, bu uçak biletlerine ciddi masraflar yaptığını görüyoruz.

 

 Washington Faaliyetleri

 

Birleşik Arap Emirlikleri Washington elçisi Yusuf el-uteybe mail adresi ele geçirildi. Çeşitli kanallar aracılığı ile sızıntı oluşturulmak istendi. Mail hesabını ele geçiren grup, Amerikan medya kuruluşlarına mail içeriklerini sızdırdı. BAE’nin büyük elçisinin iletişime geçtiği insanlar ve içeriği, ülkesinin bulunduğu bölge ve görev yaptığı yer olan ABD gibi bir etki unsuru içerisinde nasıl bir diplomasi yürüttüğü hususunda çok değerli olacaktır.

 

Bir diplomatın mail adresi olması sebebiyle, doğal olarak birçok farklı konu başlığı ve kişi görülebilmekte. Ancak dikkat çeken, önemli düzeyde bir lobi oluşturma çabası olduğu ve bu çaba BAE’nin Katar’a karşı olumsuz tavrının Washington’a yansıtma gayreti içinde olması. Büyük elçinin Katar aleyhine attığı adımlar attığı bu yazışmalarda ortaya çıktı. Dolayısıyla yine farklı kanallardan ve seviyelerden bu krizin çıkış izlerini görmek mümkün olabilmektedir. Katar karşıtı grubun diğer elçilerinin de bu gibi adımları attığından ve bu konuda BAE’nin yalnız olmadığından hiç şüphe yok.

BAE tıpkı diğer birçok ülke gibi, parayı teşvik ve baskı aracı olarak kullanan ülkelerden biri ve bunun için devlet yetkilileri, düşünce kuruluşları ve medya organları etki altına alınmaya çalışılmıştır.

CNAS ile kurulan ilişki ağı buna verilecek örneklerden biridir. Center for a New American Security (CNAS) ABD merkezli güçlü bir düşünce kuruluşu. ABD ulusal güvenliği ve dış politikası üzerine çalışmalar yapıyor. Sızıntılardan ortaya çıkan bilgiler, bu gibi düşünce kuruluşlarının BAE’nin hedefinde olması ve onları belirli amaçlara doğru itmeye çalışmasını ortaya çıkardı. Örneğin CNAS’a BAE elçiliği tarafından, 12 Ağustos 2016’da tam 250 bin dolarlık bir aktarımın yapıldığı. Bu para, BAE lehine bir makale yazılması için ayrılmış ve bu düşünce kuruluşuna aktarılmış. BAE, ABD’den İHA satın alabilmek için uygun bir zemin ve teşviki yaratma amacını güden bu hamlesiyle, Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi tarafından yapılan düzenlemelerin esnetilmesini istemekteydi. Bu düzenlemelere yani FTKR’ye tabii devletler, belirli kg üzerinde savaş başlığı taşıyan, belirli bir menzil kapasitesi olan ve belirli yazılımları içeren satışlarda sınırlama getirip, devletler arası silahlanmayı kontrol edici bir birleşimdir. Obama döneminde bu satışlar engellendi ve yasaklara uyuldu. Ancak BAE’nin bu durumdan rahatsız olduğunu görüyoruz.

 

250 bin dolarlık aktarıma ait fatura. FTKR için olduğu belirtilmiş.

İmzalayan Michele Flournay, üst düzey bir Pentagon yetkilisi. (Barack Obama dönemi)
Aynı zamanda Hillary Clinton tarafında Savunma Bakanı olarak düşünülmüş bir isim.



Michele Flournay, Yusuf El Uteybe’ye attığı bir mailde takım bilgilendirmeler yapıyor.  Aynı zamanda mailde pazarlık aşamasında olunduğunu görüyoruz.

“Yousef

İşte konuştuğumuz gibi, UAE’nin MTCR’ye katılmasının potansiyel yararlarını ve maliyetlerini analiz eden bir proje için CNAS teklifi. Lütfen aklınızda olanın bu olup olmadığını bize bildirin. ” Michele / 24 Haziran


“…
Araştırmanın 250 bin dolar karşılığında yapılabileceğine inanıyoruz. Kabul edilebilirse size bu hafta boyunca gözden geçirilmiş bir teklif gönderebiliriz ” Michele / 11 Temmuz


 Başka bir mailde, sadece düşünce kuruluşlarının değil, devlet görevlilerinin de etki altına alınmaya  çalışıldığı anlaşılmaktadır. Düşüncü kuruluşlarının çalışanlarının belirli bir bölümü eski devlet görevlileri olduğu için, onların bağlantılarını kullanarak devlet görevlilerine erişmeye çalışılmaktadır. Düşünce kuruluşlarının bu gibi durumlarda köprü görevi gördüklerinin söyleyebiliriz. Eğer herhangi bir elçi, bu köprüyü kuramaz ise söz konusu yüksek yetkili kişiye olaşabilecek olan, eski veya mevcut bir alt yetkili görevliye, en azından kendisinin düşüncelerini aktarmasını isteyecektir.

 

Michele Flournay ve Ilan Goldenberg’e gönderilen bir mail. Ilan Goldenberg, CNAS’ın Orta doğu Güvenlik progamının direktörü ve üst düzey yetkilisi. O da Yusuf El Uteybe ile yoğun ilişki içerisinde ve birbirlerine transfer ettikleri şey sadece fikir ve proje değil.


“Michele
Prensip olarak bu fikir benim için uygun. Ancak hafif bir değişim olmasını öneririm.
(Savunma Bakanı) Mattisi iyi arkadaşımız olduğuna göre neden ona gitmiyoruz, bölge ve özellikle BAE için görüşlerini ve öncelikli uğraşılarını sormuyoruz (nabız yoklama). O halde programımıza onun girişimlerini ekleyebiliriz. Bu gidişat sadece mantıklı olmakla da kalmayıp, onun hedeflerine ulaşmasını da destekleyebilir.

Yousef”


Görüldüğü gibi, ABD Savunma Bakanı ile kurmak istediği bir köprü var ve bunun için düşünce kuruluşunun üyelerini kullanmaya çalışıyor. Üyeler bunun karşılığında cömert “bağışlar” almaktalar ve ajandalarını buna göre belirlemekteler. BAE, aynı zamanda diğer bakanlık ve kurum yetkilileri ile iyi ilişkileri olan bir elçiye sahip. Mevcut hükümetin kabinesinde ve senatoda bulunan birçok isim, önceden bu elçinin arkadaşı olan kimseler. Bu sayede, Birleşik Arap Emirlikleri ve dolaylı olarak, müttefiki Suudi Arabistan, Katar ve İran üzerine yapılan baskıların arttırılması ve şekillendirilmesi konusunda önemli çalışmalar yapmak için saha bulmuş oluyorlar.

Bir diğer önemli kuruluş olan Orta Doğu Enstitüsü (MEI) ile BAE teması yine göze çarpmakla birlikte, bu sefer dönen paranın miktarının oldukça fazla olduğunu görüyoruz. MEI Başkanı, yine eski bir devlet görevlisi olarak karşımıza çıkıyor. Richard Clarke, George W. Bush ve Bill Clinton dönemlerinde bu başkanlara ulusal güvenlik danışmanı olarak hizmet verdi. Üst düzey bir Beyaz Saray yetkilisiydi ve MEI’nin başına geçti. Önceden 11 Eylül Saldırıları sırasında yetkili makamda bulunmuştur. Bu sebeple Amerikalılardan saldırılar için “onları yüzüstü bıraktıkları için özür dilemesiyle” hatırlanmaktadır.

Aynı zamanda Suudiler hakkında eleştirel düşünceleri olan Richard Clarke, şuan Suudi Dışişleri Bakanı olan Adil El-Cubeyr ile yolları kesişmiştir. Önceden Washington’da elçi olarak Adil El-Cubeyr ile temaslarda bulunmuş ve Suudilerin lobi çemberine girmiştir. New Hampshire Ave NW caddesinde bulunan Suudi Washington elçiliğinde, El-Cubeyr ile görüşen Richard Clarke, elinde 500.000 dolarlık bir çekle çıkıp aracına binmiştir. Bu iddialar kendisi tarafından reddedilmemiş, kanun dışı bir durumun olmaması sebebiyle soruşturmada açılamamaktadır.

Richard Clarke’ın başında bu bulunduğu MEI, BAE ile de benzer bir kanal kurduğu görülmektedir. MEI’e yapılacak transfer hakkında birçok mail mevcut ve bu konuşmalarda yapılacak işlemin tarihi, şekli, önlemler ve diğer ayrıntılar üzerine diyaloglar mevcut. Dolayısıyla bu tür işlemlerinde çok hızlı ve rahat bir şekilde yapılmadığını söyleyebiliriz.

“…

  Bu mektup, MEİ’nin sermaye tahsisatını desteklemek amacıyla, ECSSR tarafından MEİ’ye vaat edilen 20 milyonu vermesini kabul eder ve kaydeder.
Hibenin, Eylül 2016’da yapılacak olan 5 milyon taksit ve Aralık 2016’da ikinci olmak üzere dört yarı yıllık taksitte MEI’ye devredileceğini anlıyoruz. Bunlardan her biri 5 milyon 2017 taksitleri Haziran ve Aralık aylarında yapılacaktır.

ECSSR’nin MEI sermaye kampanyasına 20 milyon dolarlık katkısı, MEI araştırmacıları için ofis ve toplantı alanını genişletmek için kullanılacaktır. Enstitü, mevcut binamızı 150 kişilik bir izleyiciye yetecek kadar geniş bir konferans alanına yerleştirmek için yenilemesini sağlayacaktır. MEI, çağdaş Arap sanatını sergilemek için tek özel sergi alanını oluşturacak. Önemli olan, MEI, bölgeyle ilgili dünya çapında uzmanlar sayesinde daha dikkat çekici şeyleri ön plana çıkaracak, yanlış algılamaları giderecek, ABD hükümetinin politikasında söz sahibi olanları bilgilendirmek,  bölgedeki liderleri, baskılar konusunda diyalog için bir araya getirmek 

BANKA: Capıtal One Bank “

Bu kanalda, MEI’ye 20 milyon dolar gibi bir rakamın transfer edilmesinin planları yapılmış. Ödemenin aracı kurumlar ile gerçekleşmesi, ödeme şekli ve bu “bağışın” etkisi gibi konular görüşülmüş. Para transferleri dörde bölünüp beşer milyon dolar olarak transfer edilmesi planlanmış.
Para doğrudan Birleşik Arap Emirlikleri devletinden transfer edilmiyor. Bunun için ECSSR dedikler Stratejik Araştırma Merkezi kullanılmış. Para buraya aktarıldıktan sonra doğrudan MEI hesabına geçiriliyor.

The Emirates Center for Strategic ile ilgili görsel sonucu
ECSSR BAE merkezli bir kurum. Bölgede etkin rol oynayan araştırma merkezlerinden bir tanesi olarak biliniyor.

 

 

Bu transfer için ABD merkezli bir banka kullanılmış. Bu banka transferi için Capıtal One Bank tercih edilmiş.

Capıtal One, merkezi Virginia, ABD’de bulunan bir banka.

Sadece siyasi baskıyla yetinilmemiş, ekonomik savaşta ilan edilmiştir. Mevcut bloke yüzünden, Katar ekonomisi doğrudan etkilenmiş ve ülke içindeki ve dışındaki ticareti, seyahatleri ve finans akışını azaltmıştır. Katar’ın borcunu temin etme maliyeti Mayıs ayından beri yüzde 70 arttı. Aynı şekilde Katar borsası bu yıl yüzde 24 oranında bir düşüş yaşadı ve yıl sonuna kadar yapılacak tahvil ihracı karşılığında getiriler artıyor. Yatırımcılar için alarmları çaldıran bir ortamda, ekonomi stres altına alındı. Ülke refahı, doğal gaz ve petrol rezervleri çöküşü engelleyen direkler olarak görülmekte.

 Buradan çıkarılabilecek sonuç, bu kararın alınış serüveninin ve karar mekanizmasının QNA siber saldırısından sonra başlamadığı, öncesinde oluşan bir diplomatik bir stresin son aşaması olduğudur. Büyük elçi, bizzat ülkesi adına daha önceden Katar aleyhine yaptığı lobiciliği buna bir örnek olarak gösterilebilir. Yeni yüzyılda ülkelerin politik gücünün silah ve topraktan beslenmediğini gösteren örneklerden biridir. Birleşik Arap Emirlikleri, bulunduğu coğrafya ve Kuzey Afrika ülkelerinde resmi ve gayri resmi yollardan etkiler göstermiş, müdahale kapasitesi edinmiştir.

Bu yönünü ve diğer yönleri ele alır isek Katar ile benzer yönlerinin bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 21.yy siyasetinde etkin olmak için doğal kaynakları sayesinde edindiği nakit paraları doğru kişilerin çantasına koymakta olan BAE, etrafında gerçekleşen politik krizlerin tetikleyicilerinden biri veya çözüme üretebilecekler ülkelerden biri olma potansiyeline erişmiştir. Washington gibi bir diplomasi merkezinde etkili faaliyet göstermek, ABD içeresinde lobicilik yapmak bunu bir yansıması olarak görülmelidir.

Ekonomik savaş, tahvil ve türev işlemleriyle Katar’ın para birimine saldırılarda bulunulması üzerine gelişmiştir. İşte bu ekonomik bloke sürerken, bir de arka planda geliştirilmeye çalışılan daha spesifik ve yıkıcı projelerin olduğu görülüyor. Bunlardan bir tanesi, BAE ile Avrupa merkezli bir bankanın Katar aleyhine geliştirdiği planlar ve yaptıkları fikir alışverişleri. (Bu projelerdeki adımların atıldığına dair bir kanıt bulunmamaktadır yani bankanın Katar devletine doğrudan zarar verdiği, zararlı temaslarda bulunduğuna dair bir veri yoktur.)

 

OYUNA DIŞARIDAN DAHİL OLANLAR

Bu geliştirilen stratejiyi özetleyen bir bankanın hazırladığı belgeler, Katar ekonomisini hedef alınmasıyla ilgili verileri gösteriyor. Lüksemburg merkezli özel bir banka olan Banque Havilland, bu aşamada rol oynayan banka olarak göze çarpmaktadır.  Bu banka ile BAE’nin Katar’a karşı ekonomik olarak atılabilecek manüpülatif adımlar hakkında bir sunum hazırladığı ortaya çıktı. Sunum “Özel ve Gizli” olarak işaretlenmiş.

Büyükelçinin Outlook Hesabına ait bir ekran görüntüsü
Banque Havilland sekmesinde görülen iki adet dosya görülmekte.
(Global Leaks’in sızıntısından)

Banque Havilland özel finansal bir kurum. Bu tür kurumlar, milyonerler tarafından kurulduklarından sonra otorite eksikliği yüzünden farklı devletlerinin ekonomik çatışmalarında tetikçilik görevi görebiliyor. Bu gibi kurumlara karşı çeşitli davalar açılıyor ve bazen para cezası alabiliyorlar.

Banque H., çokta iyi bir üne sahip olmayan David Rowland tarafından yönetilen bir banka. David Rowland aynı zamanda BAE ileri gelenleri ve emirleri ile de iyi ilişkilere sahip bir isim. Bu ilişkiler sayesinde böyle bir girişimin daha rahat yapılabileceği sonucuna varabiliriz.

Banque Havilland
Mubadala, BAE merkezli bir yatırım şirketi. BAE başındaki hanedan kurumun başında yer alıyor.  BAE emiri bizzat yönetim kurulu başkanlığı görevini yürütüyor.

Banque Havilland ile Mubadala arasında bir finans işbirliği ağ yaratıldığını hesaba katarsak, dostluk ilişkisinden çıkan bir iş ilişki ağının olduğunu not edebiliriz. Bu tür ağlar, mevcut ekonomik sistem yer alan binlercesinden biridir. Hukuk kuralları içerisinde oluşturulduğu ve politik güç ile de güvenlik duvarı hazırlandığı için, toplum baskısı dışında yetkili merciler tarafından zarar görmeleri veya yıpratılmaları oldukça güçtür.

 

David Rowland
David Rowland, İngiliz asıllı bir yatırımcı. Varlıklı bir aileden gelmektedir. İsviçre özel bankacılık sisteminin içerisinde faaliyetleri bulunmaktadır. İngiliz politikacılarla fazla içli dışlı olduğu ve belirli partilere “bağışlar” yaptığı için kamuoyu tarafından mercek altına alınıp sıkça eleştirilmiş bir isim.

BAE elçisi Yusuf el-Uteybe, Kriz sonrasında Fox News’a kriz hakkında açıklamalarda bulundu ve aldıkları kararı tanımlayıcı ifadeler verdi.

“Bu aldığımız karar kesinlikle bir aşırı tepki ve aceleye getirdiğimiz bir şey değil. Bunu yıllar önce   yapmamamızın ve şimdi yapmamızın nedeni yıllar önce Riyad buluşmasında aldığımız ve komşu ülkelerce imzalanan antlaşmalar ve anlaşılan hususların yerine getirilmemesi.”

Bu kararın acele bir şekilde verilmediğini doğrulayıcı bilgileri görebiliyoruz. İletişim kurduğu kişiler ile İran ve Katar aleyhine yürüttüğü temaslar sızıntılar sayesinde daha çok somutlaşmıştır. Savaş öncesi mevzi hazırlığı yapan bir askere benzetilebilir.

  BAE Katar aleyhine yürüttüğü lobi faaliyetlerini daha önce Londra’da bazı paravan şirketler tarafından yürütmeye çalışmış, ancak etkili olamayınca Washington seçeneğini de kullanılmıştır. BAE ekonomik gücüyle adeta vekil güçler(medya, düşünce kuruluşlar, şirketler, akademisyenler) ile onlara göre terör örgütlerine yardım eden, bölgelerinin güvenliğini tehdit eden Katar’a baskı oluşturmak istemişlerdir. Katar da hemen hemen aynı yöntemler ile karşılık vermektedir ancak tek başına olması sebebiyle aynı etkiye sahip değildir.
Kraliçe Elizabeth ve Emir Halife bin Zayid el-Nehyan
Kraliçenin gerçekleştirdiği Abu Dabi ziyaretinden.
Ayrıca diğer bölge ülkelerinin liderlerine benzer bir şekilde, BAE’i yöneten hanedanın Londra’da 1.7 Milyar dolar değerinde mülkü vardır. Panama Sızıntılarında ortaya çıkan, 30‘dan fazla farklı şirkete sahip olduğu ve yatırım yaptığını bildiğimiz Zayid el-Nehyan, bu şirketlerini de vergi koşullarının yumuşak olduğu Virgin Adalarında muhafaza etmekte.
Bu milyarlarca doların, bizzat İngiliz Bakanlar ve yetkililerince koordine edildiğini ve bilindiğini, iş ağlarının oluşturulduğu ve bunların büyük bir bölümünün hukuki açıdan problem yaratmadığını da not etmek gerekir.
ABD, geçmiş politikaları nedeniyle bölgede yaşanan olumsuzlukları ve yoğun eleştirileri kendisine çekmektedir. Ancak bölge ülkelerinden çıkan milyonlarca dolar, bölge halkının olumsuz baktığı bu ülkeye kendi hükümetleri tarafından aktarıldığını görüyoruz. Bu sebeple bu krizin birden fazla sebeple ilk ilgi odağı olan ABD’nin mevcut politikalarına yakından bakmak gerekir.

KATAR VE ABD İKİLİSİ

Katar Emiri Şeyh Hamad Bin El Tani, Donald Trump ile açıklama yaparken
20 Eylül 2017
 Katar, ABD açısından siyasi olduğu kadar askeri bir öneme de sahip olduğu tartışılmaz. Hatta askeri önemin siyasi gücü doğurduğu bu bölgede, ABD ve diğer devletler varlıklarını dikkatli bir şekilde korumaya gayret etmektedir. Bölgedeki en büyük ABD askeri üssü, çok amaçlı bir şekilde kullanılmakta ve kumanda merkezi görmekte olduğu için, sadece yumruk değil beyin görevi de  görmektedir. Terörle mücadele (Özellikle IŞİD) ve bölge güvenliği konusunda çok kritik rolleri olduğu ABD tarafından defalarca belirtilmiştir.
Al Udaid Hava Üssü ve  As Saliyeh kampı, CENTCOM’un önemli operasyon merkezlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Bölgede mevcut askeri varlığını yıpratacak veya tartışmaya açık hale getirecek her türlü siyasi krizden uzak durmak istemelerinin bir nedeni de bu olarak gösterilebilir. Dolayısıyla bu krizle doğrudan ilişkili olanlar yalnızca Başkan ve Dışişleri Bakanlığı değildir ve Pentagon’da bu listede ilk sıralardadır.
Çok sayıda ve çeşitte uçağın kalktığı bu hava üssü, aynı zamanda istihbarat faaliyetlerine de ev sahipliği yapmaktadır. Bu üssü kullanarak bölgede bulunan terörist hedeflere en az 20.000 saldırı gerçekleşmiştir. Bu askeri alanlarda 10.000 fazla askeri yetkili görev yapmakta. Hava üssünde tek bir birim bulunmamaktadır. SOCOM (ABD Özel Harekat Komutanlığı), AFCENT (ABD Hava Gücü), CJTF-OIR(IŞİD’ karşı 2014’te kurulan koalisyonun merkezi, IŞİD hedeflerini buradan kalkan uçaklar vurmaktadır.), 379th A.E.W (100’den fazla hava aracını bünyesinde bulunduran hava birimi) gibi kuvvetlere ev sahipliği yapılmaktadır.

 Krizin ortaya çıkmasından yani 5 Hazirandan önce ABD Başkanı ve ekibinin 20 Mayısta Riyad’a gerçekleştirdiği ziyaretin krizin patlak vermesinden yaklaşık 17 gün önce gerçekleşmesi dikkat çekicidir. Donald Trump, çok konuşulan ve gelecekte de kendine yer bulacak olan, Mısır ve Suudi Arabistan liderleri ile küre başında verdiği meşhur pozla dikkatleri üzerine çekmişti. Krizin bu ziyaretten sonra ortaya çıkması ABD’nin krizdeki rolü hakkında ortaya çıkan soru işaretlerini arttırmıştı. Bu yüzden ABD’nin krize karşı pozisyonunu gözlemlemek gerekir. 5 Haziranda krizin ortaya çıkmasının ardından, Donald Trump’ın sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama ilk göze çarpanlardan biridir.



“Yakın geçmişte Ortadoğu’ya yaptığım ziyarette ‘radikal ideolojiye maddi destek verilemeyeceğinin altını çizmiştim. Liderler de Katar’ı işaret etmişti. Bakın!” 

Burada yapılan açıklamada açık bir kapı olduğunu görebiliriz. “Liderlerin Katarı işaret etmesi”, ABD’nin doğrudan Katar karşıtı bir pozisyonda olmadığını ve onların safında yer almadığını belirtiyor. Katar karşıtı ülkelerin oyun alanına girmeyip, esnek ve tedbirli bir yaklaşım sergiliyor. Bu açıklama, krizi başlatan bölge ülkelerinin aldığı pozisyon ve yaptıkları açıklamalar kadar net ve sert değildi.


Ardından bir basın toplantısında hazır metin üzerinden Başkan tarafından yapılan açıklamalar, ABD’yi taraf olmaya iten bir söylem içeriyordu.

“Katar, tarihsel olarak çok üst düzeyde teröre destek vermektedir. Terörizmin finansmanını durdurmalıyız. Görüşmelerimiz sonrasında Katar’a terörün finansmanını sona erdirmesi için çağrıda bulunmaya karar verdik” 

Açıklamada yer alan “tarihsel olarak” teröre üst düzey destek verilmesi gibi bir durumu kamuoyuna sunması yüzünden, Donald Trump bazı kesimler tarafından eleştiri tahtasına konuldu. Bunun nedeni ABD ile Katar’ın “tarihsel olarak” milyarlarca dolarlık askeri antlaşmalara sahip olması ve yüksek seviyede askeri varlığın ve üslerin konuşlandığı ülke olmasıdır. ABD’nin bu maddi ve politik yatırımları yaparken, şimdi böyle bir söylem içerisine girmesi çelişkili gözükmekteydi. Bir yandan “Teröre üst düzey yardım eden Katar, diğer yandan “Teröre üst düzey zarar veren” (IŞİD ve diğer terör oluşumlarının Katar sayesinde vurulması) yine Katar.

İki farklı Katar olmadığına göre, burada ki durumun politik bir çelişkiden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumun ana sebebi “Terör” kavramın belirsizliğinden kaynaklanan politik bakış açılarıdır. Katar karşıtı koalisyon tarafından özellikle bu terör desteği meselesinin öne sürülmesi şans eseri olmamıştır. Bu bahsedilen oluşumların büyük bir bölümü, Katar karşıtı devlerin, kendi ve komşu ülkelerinin bünyelerinde barındırdığı silahlı veya silahsız muhalifleri, terör örgütü ilan etmiştirler. El Kaide gibi oluşumlardan farklı olarak, söz konusu örgütler politik ajandası olan ön planda olan oluşumlardır. 7 Haziran yani krizin oraya çıkmasından 2 gün sonra, Katar karşıtı grubun başına çeken Suudi Arabistan’ın Dışişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamalarda bu durumu işaret ediyordu.

“Katar hangi yöne doğru hareket edecek buna kendi karar verecek. Biz bu adımı büyük bir sıkıntı içinde ve onların izledikleri politikaların sürdürülebilir olmadığını ve değişmesi gerektiğini anlatabilmek için attık. Katar, Hamas ve Müslüman Kardeşler’i destekleyerek, Filistin yönetimi ve Mısır’a zarar veriyor. Biz bunun iyi olmadığını düşünüyoruz. Katar, Ortadoğu’nun istikrarına katkıda bulunabilmek için bu politikalara son vermeli.”

 Burada bahsedilen Hamas ve Müslüman Kardeşlerin işte bu durumun yansımaları olduğunu görmekteyiz. Bu oluşumların terör örgütü olup olmaması ayrı bir başlık olsa bile Müslüman Kardeşler’i terör örgütü ilan edenlere baktığımızda Suudi Arabistan, BAE ve Mısır gibi ülkeler dikkat çekmektedir. Açık destek veren Türkiye, Katar ve Ürdün gibi ülkelerinde yine bu krizde aynı tarafta olduğunu hatırlarsak, bu örneğin önemli bir detay olduğunu görebiliriz. Özellikle Türkiye, Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı tarafından Katar’a açık destek veren ve tansiyonun düşürülmesi gerektiğini belirten ilk ülkelerden olmuş, Katar’a olan ihracatını eski döneme göre %84 arttırarak gıda ambargosundan etkilenmemesini sağlamıştır. Bu durumdan milyonlarca dolar gelir elde etmiştir.

 Dışişleri Bakanı Tillerson, Donald Trump’ın açıklamalarından sonra bir basın toplantısında, Başkan’ın Katar’a olan tavrını yineleyici açıklamalar yapmıştır. Ancak farklı açıklamaları da beraberinde getirmiş.

“Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, BAE’lerine blokenin hafifletilmesine yönelik çağırıda bulunuyoruz. Özellikle kutsal olan Ramazan zamanı çoçukların okullardan alındığını, ailelerin birbirinden ayırıldığını görmekteyiz. Bu baskının insani yönden de sonuçları olacağını ayrıca IŞİD karşıtı kampanyaya da zarar vereceğini görüyoruz. / Kuveyt Emirinin de barışçıl çözüm arayışını ve arabuluculuğunu tam olarak destekliyoruz.”


 Yaptığı basın açıklamasında, tamamen tarafsız bir görüntü çizmiş, iki tarafa karşı da eleştirilerde ve tavsiyelerde bulunmuştur. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığının aldığı pozisyonun ve üreteceği diplomatik çözümlerin “arabulucuk” üzerine olacağını anlamış oluyoruz. İyi polis ve kötü polis olarak karşımıza çıkan bu görüntü, ABD karşıtı birçok kesim tarafında çelişkili olmak ile eleştirildi.
Ancak bu krizden bağımsız olarak Dışişleri Bakanlığının, Donald Trump döneminde daha yumuşak ve uzlaşmacı bir çizgide gittiğini ve yaptığı bu başlangıcı sürdürdüğünü görebilmekteyiz. Bununda bir nedeni Başkanın açık sözlü ve yer yer agresif tutumlar sergilemesi olarak gösterilebilir. Hatta bu farklılıklar köklü fikir ayrılıkları gibi gözüktüğünde, Donald Trump’ın Dışişlerin’de değişiklikler yapacağı ve bakanı değiştireceği yönünde spekülasyonların ortaya çıktığını görebilmekteyiz. Tillerson daha ağır ve farklı açılardan değerlendirdiği gelişmelere, Trump’ın agresif ve kesin değerlendirmelerinin aynı çizgide yer almadıkları görülebilmektedir. Dolayısıyla Rex Tillerson, bakanlıkta uzun süre görevde kalamayacak gibi gözükmektedir.
 Üçüncü olarak ABD Savunma Bakanlığı ve Pentagon’un tutumuna göz atmak gerekiyor. Burada Dışişlerine yakın bir çizgide giden net ve kısıtlı bir politika, ancak daha çok icraat ve somut adım atılan ikili görüşmeler görmekteyiz. Krizin ortaya çıkmasında beri, malum askeri varlığın sahibi olarak ABD’li birçok askeri yetkili Katarlı yetkililer ile görüşmeler yapmıştır. Kamuoyunda ABD’nin askeri varlığını Katar’dan çekip çekmeyeceği ile ilgili tartışmalar meydana gelmişti.
Bunun teknik olarak çok büyük bir yük ve imkansıza yakın bir seçenek olması, bu tartışmaları ortadan kaldırmıştı. Nitekim Pentagon cephesinden yapılan açıklamalarda “bölgedeki operasyonlar etkilenmeyecektir” denmesi, askeri varlığın herhangi bir tehditle karşı karşıya olmadığı anlamına geliyordu. Öte yandan aynı siyasi trenin içinden bir de Savunma Bakanı tarafından önemli açıklamalar yapıldı.
“Katar, örneğin Hava Kuvvetlerimiz, Merkez Kuvvetler Komutanlığı ve Özel Kuvvetlerimiz için en büyük üssümüze, ileri karargahlarımıza ev sahipliği yapıyor. Basit bir şekilde şunu ifade edeceğim; Katar ile karşılıklı çalışma kapasitemiz var. Prens Sani (Katar Emiri) çok zor bir durumu devraldı ve toplumu doğru yöne çevirmeye çalıştığına inanıyorum. Tabii ki herhangi bir terör grubuna destek hiçbirimizin menfaatine değil.”
 
12 Haziranda yaptığı bu “politik” açıklama, yine askeri varlığın önemine vurgu yapan bir referans idi. Krizin başladıktan sonra, askeri kanatlar arasında Beyaz Saraydan pompalanan gerginliğin etkisinin olmadığı, askeri ortaklarıyla aynı iyi ilişkilere sahip olmalarıda bu nedenledir. Hatta bununla da kalmayıp, bir askeri antlaşma yapıldı ve bu antlaşmaya göre Katar, 12 Milyar Dolar tutarında harcama yaparak ABD’den 72 adet F-35 Lightning satın alacaktı.
 Trump hükümeti, söz verdiği ve en büyük seçim vaatlerinden biri olan “iş yaratma” prensibini uygulamaya koymaya hızlı başlamıştı. Nisan 2017’de son 10 yılın en düşük işsizlik oranı ve farklı sektörlerde hükümet girişimler sonucu yaratılan işe alımları, bunlara örnektir. Yine bu askeri antlaşmada özel sektöre istihdam edilecek 40’tan fazla eyalette yaklaşık 60 bin kişinin olması da bu açıdan önemi bir detaydır. Nevada da ev geçindirme derdi olan beyaz bir Amerikan vatandaşının, bu konu hakkında bir bilgi sahibi olmayıp, belki gitmediği  ve hiçbir zaman gitmeyeceği topraklarda meydana gelen kardeş kavgasından çıkan fırsatla kendine iş imkanının ortaya çıkması, küreselleşen siyasete ve ekonomiye bir örnektir.
 İngiltere, Rusya, Almanya, Türkiye gibi bölgede etkili olan diğer ülkeler, Katarla temaslarda bulunup ziyaretler gerçekleştirmişlerdi. İngilizler Katarın yanında olduklarını ve ortamın yumuşaması gerektiğini belirtmişti ve 24 adet Typhoon tipi savaş uçağını alımını içeren işbirliği antlaşması yapmıştır. Bu ülkelerden en dikkat çeken temas, Rusların yaptığı temaslardır. Nedeni krize karşı aldıkları pozisyonun içeriği değildir. Nitekim Ruslar bu konu hakkında çok fazla yorum yapmamış, resmi olarak uzaktan izlemeyi tercih etmişlerdi.

Dikkatlerden Kaçan Rusya Temasları

Rusya Genelkurmay Valery Gerasimov ve Katar Emiri, ziyaret sırasında Rus yapımı bir piyade tüfeğini incelerken.

 Dikkat çekmesinin nedeni siber saldırıda yer alan “Rus” iddiaları ve Rus Genelkurmay Başkanı ve Ekibinin ekim ayında Katar gerçekleştirdiği ziyarettir. Bu ziyarette bir Rus Genelkurmay Başkanının Katara yaptığı ilk ziyaret olma özelliğini taşımaktadır. Bu ziyaret, yine yapılan bir askeri antlaşmayı beraberinde getirdi. Rusya’nın dev silah şirketi Rosoboronexport, bu antlaşmada Katar ordusuna belirlenen askeri malzemeleri veren konumunda bulunuyor. Bu şirket aynı zamanda Suriye İç Savaşı’nın ilk yıllarında, Rus desteği bu kadar göz önünde değilken, rejim güçlerine çok sayıda ve çeşitte askeri mal (PMN-2 model mayınlar, F-864 Havan topları, AK serisi tüfekler vb) temin ediyordu. Bunlar göz önüne alındığında, kriz sonrası ortaya çıkan askeri savunma açlığından sadece ABD’nin faydalanmamış olduğunu görebiliyoruz ve anlaşılan Ruslar Katar’ın terör destekçisi olduğuna inanmıyorlar. Zira Ruslar, bir ilk olan bu ziyaret ile diplomatik ilişkilerini de bir adım ileriye taşımıştır.
 Tarihte ve günümüzde savaşların kazananı ve kaybedenleri çok fazla değişmemiştir. Ünlü düşünürler ve politikacılar bu durum üzerine yazılar yazmış, önemli fikirler üretmiştir. Savaşlar genelde kriz ortamların doğan büyüyen ve şekillenen hadiselerdir. Tıpkı bir sebzenin yetişmesini sağlayacak şartların oluşması, uygun bir zeminin zorunluluğun olması gibi. Sebze olgunlaşmaz ise çürür veya işe yaramaz bir hale gelir. Ancak bu durum siyasi krizler için geçerli değildir ve bunun nedeni kriz ortamının savaş çıkmasa dahi bir takım gruplara, kişilere veya ülkelere çeşitli yararlar ve fırsatlar sunabilecek olmasıdır.
Kriz ortamında, ülkesini savunma fikri birçok devlette ortaya çıkar ve askeri harcamalar gözden geçirilir. Baskı, savunma yapmaya yada agresif oynayıp karşılık vermeye iter ve iki türlü de askeri harcama yapma yolu seçilir. Dolayısıyla kriz ortamında askeri varlıkları güçlendirmek oyunun içinde ki güçlü aktör ile askeri antlaşma yapma, o aktörü yanına çekmeye çalışma niyetine girilebilir. Bütün bunlar gerçekleşirken milyonlarca dolar, devlet destekli veya özel silah şirketlerinin kasasına girmektedir. En gelişmiş ülkeler listesinde yer alan ülkelerin, silah satışlarını bir önceki yıllara göre hızla yükselttiğini ve silah şirketlerinin hızla değer kazandırdıklarını görmezden gelmemek gerekir. BM ve benzeri kurum ve kuruluşların çatısı altında faaliyet gösteren gruplar ve organizasyonlar bu duruma dikkat çekmeye çalışsa da, yeterli olamamaktadırlar.

Askeri Harcamalar Artarken “Kriz”lerin Artması

 Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsün’nün verilerine göre, 2012-2016 yılları arasında 1990 yılından bu yana kaydedilen beş yıllık döneme kıyasla silah satışlarında yüksek bir artışın olduğu görülmektedir. 2016 yılında yapılan resmi asker harcama rakamı 1 trilyon 686 milyar dolar olarak gözüküyor. Küresel İnsani Yardım raporlarının verilerine bakıldığında, 2014 ve 2015 yıllarındaki toplam insani yardım tutarı 100 Milyar doları aşamıyor. (Yaklaşık 53 milyar dolar) Bu ironik tabloda yer alan ülkeler, bugün toplum tarafından yetkiler ile donatılan, ancak istenilen huzur ortamını kuramayan hükümetlerin kontrolündeler ve görülüyor ki ortada büyük bir başarı örneği yok.

 

Terör odaklı ve terör mazereti ile oluşan Katar krizi, uzun vadeli bir terör önlemine neden başvurulmadığının sorgulanmasını gerektirir. Bugün biliniyor ki eğitim, teröre karşı en güçlü silahlardan biri pozisyonunda bulunmaktadır. Ancak uzun vadeli olması nedeniyle, anlaşılan mevcut hükümetlerin ilgisini yeterince çekemiyor. Milli gelire oranla eğitime ayırdıkları bütçelerin çok yüksek olmadığı ve eğitim sistemlerinin yetersiz olduğu tespit edilen ülkeler ile terör sorunu olan veya terör sempatizanlarının yüksek olduğu ülkeler paralellik göstermektedir. Yıllardır süren bölgede ki terör sorunu, belki bu iyileştirmeler sonucunda birazda olsa azaltılabilirdi.

 Bu kadar yüksek savunma bütçelerinin var olduğu bir sistemde, terör örgütlerinin yükselişinin çelişkili bir durum olduğunu görmek zor değil. Bu ülkelerde toplumların kendi vergileri ile bu bütçelere destek verdiklerini düşünürsek, bu konuda oldukça sessiz kalındığını söyleyebiliriz. Örneğin Katar’ı teröre destek vermek ile suçlayan Suudi Arabistan, savunma bütçesini %212 gibi bir artışla büyütürken, bu paraların terörle mücadelede ne kadar etkin kullanıldığı sorgulaması gereken bir durumdur. Sosyal yardımlar, kalkınma, sağlık ve eğitim gibi alanlardan kısılarak oluşturulan bu bütçelerin istenilen huzur ortamını sağlayıp sağlamadığı sorusunun yeterince sorulmadığı bir ortam, bu durumun devam etmesine yol açmaktadır.

 Körfeze Yerleşmiş Lobi Geleneği

 Körfez bölgesinden çıkarılıp bölge dışı güçlü aktörlere aktarılan resmi ve gayri resmi paralar, düşünce kuruluşlarına, medya organlarına ve politikacılara etki amaçlı yapılan “bağışlar”, sadece Körfez bölgesinde değil, küresel siyasetinde gerçeği olmuştur. Ortaya çıkan skandallar ve çeşitli olumsuzluklar sadece konu ile ilgili olanların ve belirli kesimden insanların dikkatini çekmektedir. Bölgede ki huzursuzluk ve savaş ortamı, dönen milyarlarca doların yansıması, bölge ülkelerinin bölge huzuru ve terörle mücadeleden ziyade, ulusal politikalara daha fazla önem verdiklerini göstermektedir. Bölge ülkelerinin şüpheli adımları, kleptokratik bir siyasi yapıya doğru gidildiği eleştirilerine sebebiyet veriyor. Aksi halde, bu hükümetler ve öncekiler bir başarısızlık serisinin halkaları konumuna düşerlerdi ve bu kadar masraf, tüketilen enerjinin karşılığında bu sorunların artarak gitmesinin nedeni cevaplanamazdı.

Siyasi krizlerin getirdiği ayrıştırıcı politikada, krizin oluştuğu bölge ülkeleri ekonomik ve sosyal anlamda birbirlerine zarar vermekte, buna karşın bölge dışı aktörler kendilerini oyun sahasına çevirip para akışı sağladıkları, krize karışan devletlerin etki yaratma yarışına çevirdiği bir merkeze dönüştürülmektedir. Bu sebeplerden dolayı, bölge dışı aktörlerin hep var olacağını, iyi veya kötü amaçla da olsa fırsat kollayanların var olacağını unutmamak gerekir. Bu gibi durumların, küreselleşiyor gibi gözüken ancak yavaş yavaş belirli merkezlere doğru kayan ve biriken ekonomik ve siyasal şartlar sebebiyle arttığını ve artacağını tahmin etmek zor değil.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir